Londra sokakları devasa setlere dönüştü. Çağdaş sanatlarda ve proje bazlı sergilerde, multidisipliner yaratımların sadelikten uzak, insandan ve toplumdan kopuk, anlatacak anlam ve duracak bir duruş bulamamalarını sorgularken, karşımıza bu duruma tam kontrast yaratan bir proje beliriyor. Slinkachu tarafından yaratılan Little people projesi, street-art, enstelasyon, modelleme ve fotoğraf disiplinlerinin hepsini içinde eriten multidisipliner bir proje. Londra’da yaşayan ve bir sokak sanatçısı olan Slinkachu, 2006 yılında makro fotoğraflar çekmeye başlıyor. Londra’nın gizlenmiş, detayda kalmış bir tarafına ilgisi böyle başlarken, bir akşam yerde bulduğu bir böcek, kendisine geçmişinden “flashback”lar yaşatıyor. Bu böceği, doğup büyüdüğü daha kırsal bir şehir olan Devon’dan Londra’ya taşındığından beridir hiç görmediğini düşünürken aslında şehirde yaşayan insanların etrafında olup bitenlerle ilgilenmediğini, yerdeki bitkilerin ve böceklerin ilgi çekmek için çok detayda kaldığını farkediyor. Bu olaydan bir kaç hafta sonrasında ise, little people projesini kafasında kurgulamaya başlıyor. Kalabalık ve kocaman bir şehirde, şehirli insanlara alçaktan bakan “gizli bir dünya” yaratma fikri çok hoşuna gidiyor.
Seçtiği mekanlara, kurguladığı anlama uygun olarak sipariş ettiği minik maket insanları amacına uygun olarak tekrar modelliyor (remodelling), sonrasında onları renklendiriyor. Minik insanların çoğu aksesuarını “ebay” gibi yerlerden sipariş ediyor. Seçtiği dış mekanlara, sokaklara yerleştirerek fotoğraflarını çekiyor. Onları orada bırakıyor ve gidiyor. Enstelasyon şehre ait oluyor ve yapılış amacına istinaden sanatçı tarafından yalnız bırakılıyor. Şehrin olmazsa olmazı kaldırımlar, su birikintileri, asfalt ve çöpler küçük insanların varoluşunda ayrı bir anlam kazanıyorlar. Her fotoğrafın isimlendirilmesinde vurgu “kocaman bir şehirde yalnızlık, kayıp olma hali ve melankoli” üzerine. Projenin kendi içerisindeki mizahı da her karede yakalıyorsunuz.
Londra gibi kalabalık bir şehirde enstelasyonu gerçekleştiricek uygun bir an bulabilmek zor olduğu için, Pazar günleri erken saatte kalkıp yollara düşüyor. Bazen kafasında kurguladığı mekanları henüz bulamadığından minik insanları mekanı bulana kadar yanında taşıyor. Fotoğraflarda görünen tam anlamıyla rutini olan bir hayat. Bir adam banka atm’sinden para çekmeye çalışır, bir teyze torununun sırt çantasıyla kambur kambur evine yol alır, bir adam bir böcek tarafından parçalanır, bir fahişe yanında duran arabaya pas atar... ve daha birçok fotoğraf bu insanların başka yapabileceğini merak etmemizi sağlıyor.
Slinkachu, bu projesiyle şehir sakinlerinin etraflarının farkında olarak yaşamalarını cesaretlendirmek istediğinden bahsediyor. Fotoğraflarda görülen yalnızlık ve melankoli zaten büyük şehirlerde yaşayan insanların yansımaları. Little people projesi dışında da projeler üreten Slinkachu, little people’ın çok sevilmesi üzerine 2008’de projeyi bir kitap halinde yayınladı. Websitesinde diğer projesi “inner city snail” (a slow moving street-art project) ile birlikte little people projesini tanıtmaya devam ediyor.
80lerde baş gösteren video oyun konsolları arası rekabet, o dönemin çocuklarında birçok mesleğin ve bağımlılığın önünü açar. Piyasaya katılan Commodore, Amiga, Nintendo gibi büyük markalarla kızışan yarış, bu markalarla çalışan oyun ve oyun müziği yapan yetenekli insanların parlamasına yol açar. New York’lu video oyunu bağımlısı oyun müzisyenleri, 99 yılında biraraya gelirler. Hem eğlence olsun diye, hem de bağımlısı oldukları bu çip dünyasında kendileri için yaptıkları müzikleri paylaşmak için 8bitpeoples adındaki bağımsız oluşumu tetiklerler. 10 seneye, 100’e yakın ep ve birçok toplama albüm sığdıran 8bitpeoples, bu zaman aralığında müzik literatürüne kattığı micromusic, bitpop, 8bit ve chiptune adlı tarzlarıyla müziği çip tarafından soyutlamaya devam ediyor.
8bitpeoples’ın kurucu sanatçılardan olan Timothy R. Lamb (aka Trash80), Gameboy’u ile çok mutlu bir müzisyen. İlgilendiği ve bağımlısı olduğu bilgisayarlarla oyunları kendine meslek ediniyor ve oyun müzisyenliği kariyerini amaçlıyor. Gerçek zamanlı strateji oyunu olan Darwinia’ya müzik yapan Trash80, adını TRS-80 adlı retro radyolu bilgisayardan alıyor. 2002-2003 yılları arasında yaptığı müzikte hissedilebilen en yoğun duygu, “video oyununu açık mı unuttum” yanılgısı oluyor. Bazı bestelerinin hedefi oyun müziği besteciliğinden ileri gitmezken, Trash80’yi sadece eğlenceli tanımlama yanlışına düşülebilir. “Pain Fade Down” adlı şarkısı ile bir gameboy’un nasıl ağlayabiliceğini de gösterebilen Timothy, aynı şekilde “Reset”de de sanki biri çipimizi elektrikten bir an kesmiş gibi ortada kalmış hissettiriyor. Eski şarkılarında 8bit samplelarını istediği her müzik tarzında, her durumu betimleyebilir şekilde kullanabildiğini de paylaşmış oluyor. Trash80, elekrtonik, idm, klasik müzik, oyun müziği, bitpop gibi tercih ettiği tarzlarından ikisini en nihayetinde seçerek yoluna devam ediyor.
2003 yıllında sessiz sedasız çıkardığı “Speak Computer” promo ep’sindeki 3 şarkı ile dikkati üzerine çeken Trash80, o dönemde eğlencesine yaptığı bu müziklerle kendisine bitpop seven, kemik bir hayran kitlesi yaratıyor.
Kendisini zorlamayı seven bir kişilik olarak 2004 yılında “Weeklies” adında bir proje yaratarak her hafta bir şarkı üretmeye çalışıyor. 8 hafta boyunca devam eden bu projenin 8 parçasının her birinde kendi karakterinin bir parçasını bulabiliyorsunuz. Kompozitörlüğünü de bu sayede dinleyicisine kanıtlayan Timothy, kendisine iki isim vererek tarzlarını birbirine karıştırmamaya özen gösteriyor. Tresk ile piano sonetleri besteler, yaylılarla downtempo klasik müzik yapar iken, Trash80 ile micromusic ve bitpop şarkılar yapıyor.
Kendini bulma aşamasında “Weeklies” projesi sayesinde büyük yol kat eden Trash80, ilk ep’sini 8bitpeoples etiketiyle çıkartıyor. “Hologram” ep’si önceki parçalarının aksine tek bir odakta toplanmış. Lezzetli çip dans müzikleriyle sizi hemen yakalayan ve alt yapısıyla tekrar tekrar dinlemekten sıkılmayacağınız bir zenginliğe sahip. Vokallerinde Jemgirl’in eşlik ettiği parçalarda dikkati çeken şey kendimizi video oyunu oynuyormuş gibi hissetmemeniz. Ki bu Gameboy’unu seksi bulan bir adamdan umulmayacak bir profesyonellik olarak yorumlanabilir. Trash80’nin bu ep’deki performansı, Jemgirl’ün sesi ve Gameboy bleep blooplarıyla birleşince “eskinin teknolojik yenisi” olup çıkıyor ortaya. Bu kavram, eski oyun müziği samplelarıyla geleceğin disco beatlerinin yaratılmasının eş anlamı.
2004 yılından sonraki 4 sene müziğin kod ve yazılımlar tarafına ağırlık veren Timothy, Native Instruments’la beraber çalışmaya başlıyor. Reaktor için geliştirdiği “oki computer” eklentisi ile retro bilgisayar seslerini ulaşılır kılar iken, Gameboy sesi emulatörü olan “play my gameboy” eklentisi de 8bit severlere güzel bir hizmette bulunmuş oluyor.
Temmuz ayında binbir zorlukla kodlardan kafasını kaldırarak “Icarus” ep’sini yayınlayan Trash80, geliştirdiği tarzı ile ilgiye layık bir iş daha başarmış gibi görünüyor. Şarkılarında vokal olmaması onu eski oyun müziği saplantısına geri döndürmüş gibi görünüyor. Gelişim kulakla farkedilir türden, retro bağımlısı olsa bile, kendini 90lara zincirlememiş. “Icarus” parçasında görünen hava tüm ep’ye hakim bir yapıda. Oyun müziği havalarına göndermelerini, tatlı melodileri bitpop içine yedirmelerinden farkediyoruz. Hepsinden farklı olan, “Sodium Sonet extended remix” parçası, insanı karmaşık hisler içerisinde bırakan bir yapıda. Hüzünlü dans müziği, dramatik şehir discosu gibi tamlamalar yapılmasına meydan veren güzellikte ve dinlenebilir hüzünde.
“Chiptunes” gönüllüsü Blip Festival, bu sene ağustos ayında New York’da Trash80’yi ve 8bitpeoples’ı ağırladı. Icarus’u tanıtan Trash80, geri bildirimleri ve yorumları kendi sitesinde kabul ediyor.
Trash80’nin tüm parçalarına www.trash80.net 'den erişilebilir. Timothy’nin tasarladığı eklentiler için buraya tıklayınız. Darwinia için de buraya tıklayınız. *Haberin görseli Otro'ya aittir.
2004 yılından itibaren siyasi tartışma ve çekişmelerin odağında yer alan TÜBİTAK yasası değişti. Artık Bilim Kurulunun 12 üyesinin tamamını Başbakanlık atayacak.
TÜBİTAK, Türkiye üniversitelerinde yapılan veya yapılması planlanan bilimsel araştırmalar için kaynak sağlayan en önemli kurum. Kaynak sıkıntısı çeken üniversiteler için TÜBİTAK’ın bursları ve fonları, cankurtaran simidi anlamına geliyor. AR-GE’ler içinde TÜBİTAK fonları en önemli kaynağı oluşturuyor.
Daha önceden Başbakan, Bilim Kurulu’nun sadece 6 üyesini atayabiliyordu. 2004’te AKP tek maddelik bir yasa çıkardı ve Başbakan’ın bir defaya mahsus olmak üzere Tübitak Başkanı ve Bilim Kurulu üyelerini atamasını öngören yasa, mecliste kabul edidi. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer bu yasayı iki kere veto etti. Daha sonra da CHP Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak yasayı iptal ettirdi.
Prof. Nükhet Yetiş’in 2004’de vekáleten kurumun başına atanmasından sonra, AKP hükümetinin TÜBİTAK’a ayırdığı kaynaklarda ciddi artışlar oldu. Bu kaynaklar yüksek lisans, doktora ve doktora üstü çalışmalara aktarıldı.
“Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu” olan TÜBİTAK ismi, 7 Temmuz 2005 tarihinde yürürlüğe giren yasa ile, “Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu” olarak değiştirildi. Buna ilaveten, TÜBİTAK’ın faaliyet alanının doğa bilimleri ile sınırlı olduğu izlenimini veren hükümler, yeni yasada genişletildi; sosyal ve beşeri bilimler de kurumun görev alanına dahil edildi. İsmin değişimini ve faaliyetlerinin genişletilmesini masumane görmeyen CHP muhalefeti, bu isim değişikliğinin önceki TÜBİTAK yasalarını etkisiz kılmak için çıkartıldığını savunmuştu.
2008’de TÜBİTAK yasasında yapılan bir değişiklikle, Bilim Kurulu’nun 12 üyesinden tamamını atama yetkisi doğrudan Başbakan’a tanındı. 13 Ağustos’ta Resmi Gazete’de sessiz sedasız yayımlanan değişiklikten sonra, son özerk kurumlardan biri olan TÜBİTAK da hükümet denetimine girmiş oldu. Öte yandan yapılan bu değişikliğin açıklamasında Tübitak’in önemi ve yeni finansal kaynaklarının doğru değerlendirilmesi gerektiği, faaliyet alanlarının doğru açıklanması gerektiği savunuluyor.
Eski TÜBİTAK Başkanı Prof. Kemal Gürüz, yeni yasayı "YÖK’ün başına gelenler TÜBİTAK’ın da başına geliyor" şeklinde yorumladı. Hükümetin tartışmalı Rektör atamalarına değinen Gürüz, "Burada önemli olan atamayı yapacak kişinin niteliğidir. Rektör atamalarında AKP’ye yakınlık kıstas alındı. Hiç kuşku yok ki, TÜBİTAK’da da kıstas bu olacak. Bu durumda bilimsel yeterliliğin hiçbir önemi kalmayacak. Asıl acı olan bu" dedi.
Resmi Gazete’ye göre Başbakanın atama yetkisi şöyle özetleniyor;
1) Bilim Kurulunun altı üyesinin, bilimsel ve teknolojik alanlarda eser, araştırma ve buluşlarıyla temayüz etmiş ve/veya araştırma ve teknoloji yönetimi konusunda yetkinliği olan, bilimsel ve teknolojik sistem, kurum ve birimleri başarı ile kurmuş ve/veya yönetmiş olması gerekir. Bu üyelerden beşi Bilim Kurulu tarafından belirlenen on, biri Yükseköğretim Kurulu Genel Kurulu tarafından belirlenen iki aday arasından Başbakan tarafından seçilir.
2) Bilim Kurulunun üç üyesi, Türkiye Bilimler Akademisinin asli üyeleri arasından, biri fen ve teknik bilimler alanından, biri sosyal ve beşeri bilimler alanından ve biri de sağlık bilimleri alanından olmak üzere, Bilim Kurulu tarafından belirlenen altı aday arasından Başbakan tarafından seçilir.
3) Bilim Kurulunun üç üyesinin, lisans öğreniminden sonra kamu kurum ve kuruluşlarında ve/veya özel sektörde en az on yıl deneyim sahibi olmuş, mesleğinde temayüz etmiş ve üstün nitelikli hizmetleriyle tanınmış olması gerekir. Bu üyelerden biri Bilim Kurulu tarafından belirlenen iki ve ikisi Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği tarafından belirlenen dört aday arasından Başbakan tarafından seçilir."
Fransa’da yüzyıllardır kayıp olan erkeklerin etek giymesi geleneği, yeniden canlandırılmaya çalışılıyor. Etekli Erkekler Derneği, erkeklerin etek giyme hürriyeti için kuruldu ve ilk haftadan üye sayısı 100 kişiyi aştı.
Fransa, etek giymek isteyen erkekler için fethedilmesi gereken önemli bir kale. 1876’da kadınların pantolon giymek için verdiği mücadele burada kazanılmış ve buradan tüm dünyaya yayılmıştı. Poitier merkezli kurulan Etekli Erkekler Derneği (Hommes en jupe-HeJ) kendisine, kadınların pantolon için verdiği mücadeleyi örnek alıyor. 500 seneyi aşkın süredir kaybolmuş olan bu gelenek çeşitli eylemlerle geri getirilmeye çalışılıyor. Geçen hafta Fransa sokaklarında etek giyerek yürüyüş yapan dernek üyeleri, ilk eylemleri ile ilgiyi üzerlerine çekmeyi başardılar.
2004 yılında New York’ta düzenlenen benzeri bir yürüyüşe yüze yakın etekli erkek katılmıştı. Bu yürüyüşler 2007 yılına kadar devam ederken, yürüyüşlerde giyilen etek modelleri; mini, pileli, uzun, dar gibi çok çeşitlilik göstermişti.
Etekli Erkekler Derneği Başkanı Dominique Moreau, “Fransa’da yüzyıllar boyunca erkekler açık elbiseler giydi” hatırlatmasında bulunarak, bugün Poitiers sokaklarında yürümek için dizlerin üzerine kadar inen haki renk eteklerin daha rahat olduğunu ifade etti. “Bugün dünyada milyonlarca erkek tıpkı Asya’daki sarong veya Afrika’daki Cellaba gibi, kaygısız etek giyiyor. Neden biz de giymeyelim?” diye tepkisini dile getiren Moreau, 6 yıldır etek kullandığını ve 20 yıldır ise gardırobunda eteğini sakladığını ifade etti. Şaşkın bakışlarla karşılaşsa bile o, eşiyle birlikte otobüse binmekten veya arkadaşlarına etekle gitmekten çekinmiyor.
“Biz, etekli erkekleri travestilere ve sapıklara benzeten yargılara ve klişelere karşı mücadele ediyoruz” diyen Moreau, “Kadınlar pantolon için mücadele ettiler, biz de aynısını etek için yapıyoruz” diye vurguladı.
“Doğa ana ile oynamaya çalışıyorum; eğer benim yerimde o olsaydı bir yakıt tankerini ya da optik bir çerçeveyi nasıl tasarlardı, diye kafa yoruyorum”
Bütün hikaye aslında çocuğuna oyuncak almayan bir aile yüzünden başlıyor. Colani henüz çocukken ailesinin aldığı kartonlar, ahşap parçaları ve yapıştırıcılarla kendi oyuncağını yapmaya teşvik ediliyor. Yaratmaya “problem çözmek” şeklinde yaklaşırken, probleme aradığı çözümlerin aslında doğada var olduğunu keşfediyor. Doğa anayla olan teşrikimesaisi bu şekilde başlıyor ve yarattığı eşsiz tarz onu 20. Yüzyılın öncü tasarımcılarından biri olarak konumlandırıyor.
Colani, Berlin Sanat Akademisinde Resim ve Heykel bölümünden mezun olduktan sonra, 19 yaşında Fransa Sorbonne’da aerodinamik eğitimi alıyor. Kariyerine otomobil endüstrisinde çalışarak başlıyor. 1960’larda kişiye özel fütüristik spor otomobil tasarımları ile ün kazanarak kendi stüdyosunu kuruyor. Aerodinamik bilgisini tasarım ile birleştirerek otomobillerin performanslarını da büyük ölçüde arttırıyor. Doğa anaya olan saygısını, doğa dostu yeni icatlar tasarlayarak perçinliyor. Yakıt tasarrufu eden otomobiller, buharlı kamyonlar ve daha birçok ilham verici projeleri ile ekolojik tasarım üzerine kafa yoran ilk isimlerden biri oluyor. 60 yıldır devam eden kariyerinde otomobilden tekneye, uçaktan gözlüğe çok geniş bir yelpazede tasarımlar yapan Colani, kendi tasarım manifestosuna da imza atıyor: Bio-Design (Biodinamik Tasarım)
Bio-Design kısaca keskin hatlar ve köşeler yerine ergonomik olan dairesel, organik formlarla insana ve doğaya uyumlu tasarım geliştirilmesi anlamına geliyor. Tarzının oluşmasında, 1970’lerde köpekbalığı, vatoz gibi deniz canlılarının formlarını incelemesinin büyük etkisi oluyor. Merkezi İsviçre’nin Zürih şehrinde olan Colani tasarım stüdyosu ile Almanya, Çin ve Japonya’daki şube ofislerinde Mazda, Boeing, Volkswagen, Sony, Canon gibi önemli firmalara tasarımlar yapıyor.
Bir toz zerresinde oradan geçen insanların DNA’sı bulunabilir mi? Bu soru hiç araştırılmamıştı. Amerikalı bilim insanları ilk kez ev tozundan insan DNA’sı ayıkladılar.
Bugüne kadar tozun içindeki DNA miktarı birçok bilim insanı tarafından tespit edilmiş fakat hiç içerisinde insan DNA’sı aranmamıştı. Forensic Science İnternational dergisinde yayımlanan araştırma yazısına göre, tozun içinde gramın milyarda biri kadar kalıtım malzemesi bulunmasına rağmen malzeme incelenmeye olanak veriyor. Laboratuvar analizleri sonucu tozun içinde o kadar çeşitli insanın geni bulunuyor ki bireysel bir genetik parmak izi çıkarmayı başaramıyorlar.
Virginia Commonwealth Üniversitesi’nden Bonnie Brown, tekniğin olay yeri inceleme alanında yeni yöntemlerin geliştirilmesinde yararlı olabileceğini belirtiyor. Üniversite’nin çeşitli bölgelerinden toplanan örneklerde en çok bakteri ve mantarlara ait DNA bulunuyor. Her 36 örnekten birinde insan kalıtımı da saptanıyor. Yeni araştırmalarda yalıtılmış kalıtım malzemesiyle genetik parmak izi elde etmek amaçlanacak. Bu başarılırsa kusursuz cinayet kavramı daha komplike bir kurgu isteyecek çünkü bir kuşkulunun olay yerinde en son ne zaman bulunduğu bir toz zerresinden öğrenilebilecek.
Rusya'nın Kuzey Kutbu'nda 4200 metre derinliğe diktiği Rus bayrağı ile alevlenen kutupları paylaşma yarışması, İngiltere'nin Antarktika yatağında 1 milyon kilometrekarelik alanda hak iddia etmesiyle Güney Kutbu'na da sıçradı.
Tüm dünyada 2007 yılı boyunca, küresel ısınma, enerjiyi doğru kullanma ve su tasarrufu hakkında bilinçlendirme kampanyaları yapılmasına rağmen geçen seneyi de içine alan bir takım hareketlenmeler birçok devletin daha şimdiden küresel ısınmaya karşı durmak yerine, buzullardan sonrasının hayaline kapıldığını ortaya çıkardı. Eriyen buzullar Güney Afrika, Güney Amerika, ABD ve AB devletlerinin iştahını kabartıyor.
Rusya 2007’de “Mir 1” ve “Mir 2” adlı iki denizaltı aracını kutbun 4200 metre derinliğine bir Rus bayrağı dikmek için göndermişti. Rusya Kuzey Kutbu'nun Sibirya’nın devamı olduğunu iddia ediyor. Bayrak, Kuzey Kutbu'nda bulunan ülkeler arasında yeni tartışma ve gelişmelere yol açtı. Kanada başbakanı bölge çevresine iki yeni üs inşa edeceklerini açıkladı. ABD ise "Seattle" adlı buzkıranı bölgeye yolladı. Kuzey Kutbu'nun Gröndland’ın devamı olduğunu iddia eden Danimarka, İsveç’in desteğini de alarak "Oden" adlı İsveç buzkıranını bölgeye gönderdi. Gemide bulunan Danimarkalı ve İsveçli uzmanlar Kuzey Kutbu'nun Greenland’ın devamı olduğunu ispatlıyacak kanıtlar toplamaya çalışıyorlar. ABD, Kanada ve Rusya ise milyarlarca dolar harcama yaptılar. Bilimadamları dünyada henüz keşfedilmemiş petrol ve doğal gaz kaynaklarının yüzde 25'inin Kuzey Buz Denizi'nde olduğunu bildiriyor. Buna bağlı olarak tüm bu paylaşmalar sonrası enerji üretiminin önemli bir bölümünün Orta-Doğu’dan Kuzey yarım küreye taşınacağı da söylenenler arasında. Arktik'te Rusya, ABD, Norveç ve Grönland üzerinden Danimarka ile paylaşım kavgasına tutuşan Kanada ise hak iddia ettiği alanın haritasını çıkaracağını duyurdu.
Danimarka, Norveç, Rusya, Kanada ve ABD bakanları Mayıs ayında Grönland'daki Ilulissat'ta toplantı yaptılar. Alınan ortak kararlara göre 5 ülkenin, 'daha önceden konmuş kurallara uyacağını' teyit ettiler. Kuzey Kutbu'ndaki doğal kaynaklar konusunda 5 ülke arasında gelecekte yarış olacağına ilişkin efsanelerin artık dağıldığı belirtiliyor.
Güney Kutbu'nda ise herşey daha yeni başladı. Londra, Antarktika yatağında 1 milyon kilometrekarelik alanda egemenlik hakkı iddiasıyla BM'ye gitmeye hazırlanıyor. Britanya'nın Antarktika'da özellikle Şili ve Arjantin'le kapışması kaçınılmaz görünüyor. BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 76. maddesi yeni hak taleplerinin 13 Mayıs 2009'a dek sunulmasını öngörüyor. Bu 50 ülkenin 7 milyon kilometrekarelik bir alanı paylaşma savaşı vereceği anlamına geliyor.
Bilim adamlarına göre dünyanın doğumuyla yaşıt olabilecek bu rezervlerin çıkartılabilmesi için 30 yıl sonrasının beklenmesi gerekiyor. Birçok devletin enerji üretimi ve dağıtımı konusunda zengin olma hayallerinin bedeli olarak; tüm dünyanın iklim değişiklikleri, doğal afetler, susuzluk ve kıtlık sorunlarıyla karşılaşacağı öngörülüyor.
Kurye Video Org için yaptigim stand tasarimi Contemporary Istanbul 2008'den sonra şimdi de Tüyap Artist Sanat Fuarında... 1-9 Kasim tarihlerinde Kurye Video ile beraber oradayiz.
Bio Meka serime ait yeni karakterlerimi tanıtmaya devam ediyorum. Complicat adıyla komplike bir uzay yaratığını yarattım. Doğasına saldım sonra...
Kılavuz balıkları nasıl köpek balıklarının yiyecek artıkları ile beslenirler ve etrafını temizlerse, Complicat'in de bir küçük uydusu var. Her yere peşinden gidiyor ve organizmamsı yapısı ile Complicat'in minik işlerini görüyor. (belgesel dili)
Contemporary Istanbul sanat fuarına Kurye Video Org ile beraber katılıyoruz. Tanıtım videomuz, tasarladigimiz Kurye standinda gösterimde.
Kurye Video standi;, Lütfi Kırdar Uluslararası; Kongre ve Sergi Sarayı, Rumeli Salonunda, alt katta, 2010 Istanbul Kültür Başkenti sponsorluğunda, Hafriyat'in yanında :)
Creatures Bio Meka serisinin ilk yaratığı Lovebug. İlüstrasyonlar serisi şeklinde düşünüldü. Hem robotik hem organik yapıda birçok tür değişik mekanlarda seyir edecekler.